top of page

Amerika'da köleleştirilen Türkler

Güncelleme tarihi: 18 May

Bu yazının başlığını görünce, Beyaz Amerikalıların gelenekleri gereği Türkleri köleleştirdiklerini düşüneceksiniz. Ve hemen saymaya başlayacaksınız: “Vay anasını avradını… Vay gavurun enikleri…” Üzgünüm; Türkleri Amerikalılar değil, Türklerin kendisi köleleştiriyor. Kendi ülkemizde damarlarımıza kodlanan değersizlik ve kölelik bilincini hep birlikte buraya taşıyor ve gözümüz biraz para gördüğünde birbirimizi köleleştirmeye başlıyoruz. Şimdi sıkı durun; size Amerika’daki hayatlarını Instagram’da harika hayatlarmış gibi sunanların yaşadığı kölelik sistemini anlatacağım. Evet, hazır mısınız? Başlıyoruz.

Türkler dediğime bakmayın; Kürtlerden de bahsedeceğim bu yazıda. Bu kardeşlerim her ne kadar kendilerini Türk olarak kabul etmese de ben bu yazıda bir kimlik olarak Türkiyeli olmaktan bahsedeceğim. Dolayısıyla sevgili Kürt kardeşlerim, bu yazım sizi de ilgilendiriyor hem de iliklerinize kadar.


Türkler neden Amerika’ya göç ediyor, önce bununla başlamam lazım. Savaştan kaçmak dışında, birçok ülkeden göç eden insanla aynı amacı taşıyor bu göç: eğitim, daha iyi bir hayat, daha özgür yaşamak, daha çok para kazanmak, daha adil bir ortamda yaşamak, daha değerli hissetmek, hayallerini gerçekleştirmek… gibi birçok sebebi var bu göçün. Kimisi vizesiyle geliyor, kimisi başına gelebilecek her türlü tehlikeyi göze alıp sınırdan geçerek geliyor. Bir annenin öyküsü beni derinden üzmüştü bu noktada. İki kızıyla gelip Meksika kartellerine para ödeyerek sınırdan geçecekken kartelin arabası geliyor, önce kızlarını alıyor, “Seni de sonra alacağız,” diyorlar ve bir daha geri gelmiyorlar. Aklını yitirecek gibi olan annemiz mecburen Türkiye’ye geri dönüyor. Kızlara ne olduğu bilinmiyor. Tehlike derken, evet ölüm dâhil bu derece tehlikelerden bahsediyorum. Bunu göze almak için insanın nasıl bir psikolojiye sahip olması gerekir sorusuna bir psikolog ve uzman olarak vereceğim cevap çok çeşitli olacaktır; ama hiçbiri tam olarak insani olmayacaktır. Bir insanın kendisini bu denli tehlikeye atmasının herkes için farklı bir sebebi olacaktır.


Göçün her sebebini ayrı başlıkta analiz edip çok şey yazabilirim. Mesela hayalleri için gelenlerin nasıl hayal kırıklığına uğradığını, daha adil bir sistem için gelenlerin Amerika’nın katı ve ötekileştirici sistemi içinde nasıl sıkışıp kaldığını, eğitim için gelenlerin “Bizim ülkemizdeki hocalar daha iyiydi be,” diyerek buradaki empati düzeyi sıfır olan hocalar karşısında kendilerini nasıl değersiz hissettiklerini anlatabilirim. Çok şey yazabilirim. Ama bu gruplar içinde şanslı bir grup var ki ben biraz onlardan bahsedeceğim: Türkiye’de hiçbir şeyi yokken, kırsal alanda geçirdiği bir hayattan sonra buraya gelip şirketler zinciri kuranların, milyon dolarlar kazananların kendi halkından insanları nasıl ezdiğini, ötekileştirdiğini ve hatta daha da ileri giderek nasıl köleleştirdiğini analiz edeceğim. Kırsal alan derken hemen küçümsediğimi düşünenler oturup içlerindeki değersizlik duygusuyla çalışabilirler.


Türkiye’nin bir gerçeğidir: Diyarbakır’da, Siirt’te doğup büyümekle büyük şehirde, daha konforlu bir hayata doğmak arasında fark vardır. Konforlu hayatlarda doğanlar, iyi eğitimliler Amerika’ya gelince de zorluklarla karşılaşsalar da arkalarında her zaman bir ailelerinin olması güvenlik duygusu bakımından daha farklı olacaktır. Burada sınırdan geçenlerle vizeli gelenler arasında bile bir sınıf farkı var. Sınırdan geçtiyseniz çaresiz, zavallı, düşük eğitimli; dolayısıyla kullanılmaya ve sömürülmeye müsaitsinizdir. Vize ile gelmişseniz hayatta kendinizi daha öncelikli hissedebilirsiniz. Yıllar önce gelip Amerika’nın iyi imkânlarını elde edenler, sınırdan geçenleri özellikle az ücretle çalıştırıp daha fazla emeklerinden faydalanabiliyor. Üstüne bir de Türkiye’de kalan aile sürekli bu insanlardan para istiyor: “Sen dolarla kazanıyorsun, bize de gönder.” Aileye, anne babaya bakma yükü buradaki Türkler üzerinde bazen çok daha büyük baskı oluşturabiliyor. Bu baskı, kişinin köleleştirilmesine katkı sunuyor.


Evet, Amerikan rüyası gerçek. Türkiye’de kalsa rüyasında görebileceği bir hayatı burada elde eden, yüksek risk alan ancak sağlıklı bir psikolojiye sahip olmayan kişi sayısı oldukça fazla. Ben en çok da bu patolojik hâlin nelere mal olduğuna değineceğim.

Kendi ülkesinde, toplumunda, ailesinde bir bal arısına verilen değeri alamayan; baskı, mutsuzluk, eleştirilme ve hakarete maruz kalan, kısacası toksik bir kültürde büyüyen bireyler buraya geldiklerinde tırnakları parçalanırcasına çalışıp, onur ve gururlarını ayaklar altına alan her şarta katlanıp sonunda arabesk filmlerindeki kahraman gibi yükselebiliyorlar.


Evet, aslında hepimiz kendi öykümüzün kahramanıyız; ama bu kahramanlar biraz anti-kahramanlar. Bu insanlar kurdukları şirketlerde, restoranlarda (özellikle restoranlarda) çalıştırdıkları insanları baskılıyorlar. Her türlü hakareti, sınır ihlalini ve insan olma onurunun çiğnenmesini bu tabloda görmek mümkün. Dünyanın en stresli işlerini yapıyor gibi davranıp, hücre çekirdeklerinde taşıdıkları kölelik ve hizmetkârlık bilincini çalışanların üzerine yıkıyorlar. Bunu Amerikalı çalışanlarına yapamıyorlar. Çünkü Beyaz Amerikalı olmak bir ayrıcalık. Ve tabii ki onların ülkesinde onlara bir şey yapamazsınız. Sizin çalışanınız da olsa üstün olan odur.


Dolayısıyla Amerika’da kazanılan milyon dolarlar kimseyi daha değerli ve üstün bir sınıf yapmıyor. Biz göçmenler her zaman ikinci sınıf olarak kalacağız. Bu milyoner abilerimiz de bunu biliyor, içten içe biliyorlar. Ve büyük ihtimalle — gözlemlerime göre — büyük bir öfke duygusu ve değersizlik inancı taşıyorlar ki bunu çalışanlarına boşaltıyorlar. Çoğunun nasıl iletişim kurulması gerektiğinden haberi yok. Burada bir eğitim almıyorlar. İş nasıl yönetilir bilmiyorlar. Tek bildikleri aşağılamak, baskı kurmak ve sınırları ihlal etmek. Çünkü onlar da böyle büyüdüler.


Hadi gelin bu paterni biraz daha deşelim. Buradaki Türklerin işlettiği kurumlarda Amerikalı müşterilere her türlü tavizin verildiğini görüyorum; özellikle yemek ve hizmet sektöründe. Burada restoran açan bir Türk, Amerikalı müşterisine en iyi hizmeti vereyim diye kendini paralıyor, sonra çalışanlarını paralıyor. Çalışanlar da el pençe divan, kendi kimliklerinden vazgeçip kaybettikleri değeri müşteriye kazandırmaya çalışıyorlar. Çünkü onlar Türkiye’de böyle öğrendiler: “Müşteri velinimetimizdir.” İşte burada işler sarpa sarıyor; fena yanılıyorlar. Çünkü Amerikalılar bizim gibi büyümediler. Onların psikolojik, sosyolojik ve kültürel kodları çok farklı. Bunu anlamak için psikolog olmanıza gerek yok; azıcık kitap karıştırırsanız, özellikle “Toxic Parents” kitabını okursanız ortalama bir Amerikalının hangi şartlarda büyüdüğüne siz de şahit olursunuz. Önünde eğilip büküldüğünüz, kötü yorum almamak için hem kendinizi hem çalışanlarınızı zorladığınız o beyaz tenli insanların çocukken alkolik ya da uyuşturucu bağımlısı ebeveynleri tarafından nasıl terk edildiğini, nasıl şiddet gördüklerini, bazılarının yıllarca ebeveynleri tarafından nasıl tacize uğradığını, nasıl duygudan yoksun büyüdüklerini siz de göreceksiniz. Amerikalılar bu yüzden büyük mimiklerle konuşurlar ama çoğu zaman gerçek duygularını göstermezler. Mesafeli olmalarının sebeplerinden biri de budur. Siz onlara hiç alışık olmadıkları bir değeri sunmaya kalktığınızda, en ufak bir hatanızda Yelp’e girip kötü yorum yazabilirler.


Geçenlerde kız kardeşimle Beyaz Amerikalıların işlettiği, inanılmaz övgü ve yorum alan bir restorana gittik. Sandalye ve koltukların kirinden mikrop kapıp öleceğimi düşünmedim değil. Garsonlar gayet mesafeli ve salaş bir tavırla gelip siparişimizi aldılar. Suyumuzu bile dakikalar sonra doldurdular. Yemek mi? Bir saat sonra geldi. O kadar aç gitmiştik ki iyi yemek yiyelim diye, bir saat beklemek zorunda kaldık. Kız kardeşim çok sinirlendi, “Vazgeçelim, gidelim,” dedi. Garsonla da tartıştı ama on dakika daha bekledik çünkü çok açtık. O kadar bekledik, zamanımız boşuna gitmesin dedik. Bir saat beklememizin normal olduğunu söylediler. Kimsenin gıkı çıkmıyordu. Ve kuyruk vardı. Çünkü Amerikalılar böyle; sizi umursamazlar. Ancak bir göçmenin restoranına gittiklerinde dört dörtlük hizmet beklerler. Çünkü buna alıştırıldılar. Bu yarışta Türkler birinci sırada gelir.


İnsanlar sizin sinir sisteminizle ilişki kurarlar. Evet, biz sözlerimizle değil, birbirimizin sinir sistemiyle ilişki kurarız. Dolayısıyla bu kadar değersizlik inancının yerleştiği bir sinir sistemi sizce karşı tarafa nasıl bir sinyal verecektir? Siz işinizi çok iyi yapsanız da bu sinir sistemiyle Amerikalı müşterinizden nasıl bir karşılık alabilirsiniz?


Türklerin burada sadece çalışan-patron ilişkileri değil, birbirleriyle ortak olarak kurdukları ilişkiler de oldukça patolojik sayılabilir. Birlikte yola çıkıp birbirine ihanet edenler mi dersiniz, birbirine inat restoran açıp batıranlar mı, birbirinin dedikodusunu yapanlar mı, birbirinin ayağını kaydıranlar mı… Kısacası aşk, nefret ve intikam burada da devam ediyor. Sevgi, saygı ve sınır yok; sadece çıkarlar ve daha fazla kazanma hırsı var. Ama size kötü bir haberim var: İki buçuk yıl sonra Amerika büyük bir buhran yaşayacak. Elinizde olan her şeyi kaybedebilir, o nefret ettiğiniz, aşağıladığınız insanların tesellisine ihtiyaç duyabilirsiniz. Buhranın ayak sesleri geliyor. Restoranlarda çalışan diş doktoru, mühendis, avukat arkadaşlara sesleniyorum: Ne yapın edin, okul denkliklerinizi alın. Olmadı kolejlerden (özel okul değil; ABD’de üniversite öncesi lisans derslerinin alındığı, oradan doğrudan üniversiteye geçilip iki yıl daha okunarak mezun olunan kurumlar) ders alın. Hiç olmadı master yapın. Bana dua edeceksiniz iki buçuk yıl sonra.


Göçmen olmak demek, her türlü gölge yanınızın, tüm bastırılmışlıklarınızın ortaya çıkması demektir. Bu yüzdendir ki göç ettiğiniz zaman hiç olmadığınız kadar kötü birine dönüşebilirsiniz. Bunu engelleyecek tek şey farkındalık ve bilgidir. Göçmenlerin çoğu psikolojik sorunlar yaşar; ancak bazıları, hatta belki çoğu, sadece para kazanmak için çabalar. Paranın her şeyi düzelteceğini sanırlar. Bu da kazandıkça daha çok kazanma arzusunun önünü açar. Para kazandıkça öz değer yoksunluğunun giderileceğini düşünebilirler; fakat bir kâğıt parçası, çocukluğunuzdan, ülkenizden, anne babanızdan taşıdığınız öz değere dair yoksunluk bilincini gidermeyecektir.


Gerçek krallık insanın içindedir. The Lion King filmini izlemenizi tavsiye ederim. İçinizdeki suçluluk ve öfke duygusuyla yüzleşip değersizlik sorununu çözdüğünüzde, işte o zaman gerçek kendiliğinizi, yani krallığınızı inşa etmiş olursunuz. Ve bu krallığın, Carl Jung’un dediği gibi, enfekte olmuş egoyla hiçbir alakası yoktur. Bunu yapmadıkça, enfekte olmuş şişkin bir egoyla kendinizi kral sanıp, arkanızdaki soytarıyı fark etmeden yaşamanız ve gerçek bir saygıyı hak etmeden ölmeniz an meselesidir. Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz. Bir soytarı olarak ölmek ile gerçek bir kahraman olarak ölmek ise sizin seçiminize bağlıdır.


Seçim sizin: Ahlaklı bir hayat yaşayıp kendinize saygı duyarak bütün sınıfsal farklılıkları bitirmek de, maddi şeylerle kendinize değer katmaya çalışıp ruhunuzu, onurunuzu ve insan olma gururunuzu ayaklar altına alarak ölmek de…

 
 
 

Yorumlar


Whatsapp : +1 650 435 27 90

  • medyaporicon
  • alt.text.label.Instagram

©2023, Sofia School of Wisdom. Wix.com ile kurulmuştur.

bottom of page